Analiz: Almanya’da aşırı sağ ‘sebep’ değil ‘sonuç’tur
Milli İstihbarat Akademisi çalışması, yükselişi krizlerden çok liberal demokrasinin temsil sorunlarıyla ilişkilendiriyor.
Okur ne soruyor?

Haberin özü
5 iddianın 5 tanesi kaynağa bağlı
Baki Laleoğlu’nun analizinde, Almanya’da aşırı sağın yükselişi geçici kriz tepkisi değil, liberal-demokratik düzenin biriken yapısal sorunlarının sonucu olarak değerlendirildi.
Analizin sonuç bölümünde Almanya’da aşırı sağın yükselişinin geçici bir siyasal dalgalanma veya belirli kriz anlarına verilen tepkiler bütünü olarak okunmaması gerektiği vurgulandı. Bu yükseliş, liberal-demokratik düzenin uzun süredir biriken yapısal sorunlarının görünür hale gelmesinin sonucu olarak değerlendirildi. Meselenin yalnızca belirli bir partinin veya aktörün başarısıyla açıklanamayacağı, sorunun liberal demokratik siyasal sisteminin temsil üretme, toplumsal meşruiyet sağlama ve ortak bir demokratik anlatı kurma kapasitesiyle ilgili olduğu belirtildi. Bu çerçevede çalışmanın temel yaklaşımı "aşırı sağ, Almanya’da ‘sebep’ değil ‘sonuç’tur" ifadesiyle ortaya konuldu.
AfD desteğinin yalnızca düşük gelirli seçmenlerle sınırlı olmadığı; göreceli statü ve kayıp algısının orta sınıf ile kırsal seçmenlerde de etkili olduğu belirtildi.
AfD’nin siyasi başarısı, aşırı sağın yalnızca yükselişi değil aynı zamanda biçim değiştirmesi üzerinden değerlendirildi. Partinin açık ırkçı sembollerden kısmen kaçınarak popülist ve sistem zıttı bir söylem aracılığıyla geniş ve heterojen bir seçmen tabanına ulaştığı belirtildi. AfD desteği ile işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi klasik ekonomik göstergeler arasında tutarlı ve doğrusal bir ilişki bulunmadığı, belirleyici unsurun bireylerin hissettiği göreceli statü ve kayıp algısı olduğu aktarıldı. Bu kapsamda parti tabanının yalnızca düşük gelirli kesimlerle sınırlı olmadığı, kültürel statü kaybı hisseden orta sınıf ve kırsal seçmenler arasında da AfD’nin güçlü karşılık bulduğu kaydedildi.
Analizde AfD’nin Türkiye’yi kültürel olarak Avrupa’dan ayrı görürken stratejik ve ekonomik ortak olarak tanımladığı, ilişkilerin seçici ortaklığa yönelebileceği kaydedildi.
AfD’nin Türkiye’ye yaklaşımındaki ikili yapı da analizde ele alınan başlıklardan biri oldu. Partinin genel söyleminde Türkiye’nin kültürel olarak Avrupa’ya ait olmadığı belirtilirken, aynı zamanda Türkiye’nin "önemli bir stratejik ve ekonomik ortak" olarak tanımlandığına dikkat çekildi. Böylece Türkiye’nin kültürel ve normatif anlamda Avrupa’dan ayrıştırılmasına karşın jeopolitik ve ekonomik açıdan stratejik önemi artan bir aktör konumunda olduğu belirtildi. Avrupalı aktörler nezdinde üyelik ve normatif bütünleşme perspektifinin gerilemesinin, Türkiye ile ilişkilerde ticaret, göç, güvenlik, enerji ve bölgesel krizlerin yönetimi gibi daha sınırlı alanlara dayanan seçici bir ortaklık modelini güçlendirebileceği değerlendirildi. Bu dönüşümün, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiyi "Türkiye ne ölçüde Avrupa’nın bir parçasıdır?" sorusundan uzaklaştırarak "Türkiye ile hangi alanlarda ve hangi şartlarda iş birliği yapılmalıdır?" sorusu etrafında yeniden şekillendirebileceği ifade edildi.
Almanya’daki Türk ve Müslüman topluluklar için hukuki vatandaşlıkla kültürel aidiyet arasındaki mesafenin açılmasının yeni bir tanınma sorunu doğurabileceği ifade edildi.
Almanya’da yaşayan Türk ve Müslüman topluluklar açısından temel riskin, hukuki vatandaşlık ile kültürel aidiyet arasına mesafe koyan söylemin normalleşmesi olduğu belirtildi. Tartışmanın giderek "Kimler Alman vatandaşıdır?" sorusundan "Kimler gerçekten Almanya’ya aittir?" sorusuna kaydığına dikkat çekildi. Çifte vatandaşlık, aile birleşimi ve yabancı ülkelerle sürdürülen bağların güvenlik tartışmalarına dahil edilmesinin özellikle ikinci ve üçüncü kuşak göçmen kökenli vatandaşlar açısından yeni bir tanınma sorunu üretme potansiyeli taşıdığı kaydedildi.
Çalışmada demokrasinin geleceği için aşırı sağın kurumsallaşması, merkezin söylemsel olarak uzaklaşması ve kapsayıcı politikalar olmak üzere üç senaryo sıralandı.
Laleoğlu’nun hazırladığı çalışmada, Alman siyasetinin ve demokrasisinin geleceğine ilişkin üç muhtemel senaryo ortaya konuldu. İlk senaryoda popülist ve aşırı sağ siyasetin kurumsallaşarak olağanlaşması ele alındı. İkinci senaryoda merkez siyasetin aşırı sağ ile rekabet etmek amacıyla merkezden uzaklaşması ve bu yolla aşırı sağın söylemini meşrulaştırma riski üzerinde duruldu. Üçüncü senaryoda ise temsil krizi, bölgesel eşitsizlikler ve kimlik temelli dışlanmışlık hissine yönelik uzun vadeli ve kapsayıcı politikaların geliştirildiği demokratik direnç ve meşruiyet üretiminin dönüşümü değerlendirildi. Bu senaryoların birbirini dışlamadığı ve farklı düzeylerde eş zamanlı olarak ortaya çıkabileceği belirtildi.
Özet kademesindesin — metnin tamamı için “Tam”a dön. Kaynak kutuları kapalı başlar; tek tek açabilir ya da “Derin”e geçip hepsini birden açabilirsin.
Bağlam
Analiz, aşırı sağın yükselişini 11 Eylül sonrası İslamofobi, 2008 ekonomik krizi, 2015-2016 göç dalgası ve pandemiyle sınırlı açıklamaların yetersiz olduğunu belirtiyor. Bu gelişmelerin, daha eski yapısal gerilimleri görünür kıldığı değerlendiriliyor.
Haberde geçenler
Kişiler 1
- Baki Laleoğlu
Milli İstihbarat Akademisi için Almanya’daki aşırı sağ üzerine analiz kaleme aldı.
Kurumlar 2
Kaynağın kendi cümleleriyle
19 paragraflık kaynak metnin 5 paragrafı bu haberde kullanıldı.
Kaynağın tamamını göster
1Milli İstihbarat Akademisi’nden Baki Laleoğlu’nun kaleme aldığı "Almanya’da Aşırı Sağ: Liberal Demokrasinin Temsil Krizi" başlıklı analiz yayımlandı. Çalışmada Almanya’da aşırı sağın yükselişinin belirli kriz dönemlerine verilen geçici bir tepkinin ötesinde, Batı dünyasında uzun süredir devam eden ve giderek derinleşen yapısal dönüşümün Almanya’daki yansıması olduğu belirtildi. Analizde, aşırı sağın yükselişinin bir sebep değil, liberal demokrasiler ile geleneksel siyasi aktörlerin temsil ve meşruiyet üretme kapasitesindeki zayıflamanın bir sonucu olduğu vurgulandı.
2Milli İstihbarat Akademisi’nden Baki Laleoğlu’nun kaleme aldığı "Almanya’da Aşırı Sağ: Liberal Demokrasinin Temsil Krizi" başlıklı analizde Almanya’daki aşırı sağın yükselişinin yalnızca 11 Eylül sonrasında artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığı, 2008 ekonomik krizi, 2015-2016 göç dalgası ve pandemi gibi gelişmeler üzerinden açıklanamayacağına dikkat çekildi. Bu krizler, aşırı sağın yükselişinin kaynağı olmaktan çok uzun süredir var olan yapısal gerilimleri görünür kılan gelişmeler olarak değerlendirildi. Alman aşırı sağının yalnızca Nazizm temelinde ortaya çıkan marjinal bir sapma olarak değerlendirilmemesi gerektiği vurgulandı. Aşırı sağın tarihi sürekliliği, "Völkisch" düşünce geleneği etrafında şekillenen modern Alman ulus fikri ve milliyetçiliği bakımından ele alındı. Bu mirasın İkinci Dünya Savaşı sonrasında hukuken bastırılmasına rağmen kültürel ve sembolik düzeyde varlığını sürdürdüğü kaydedildi.
3AfD’nin yükselişinde statü kaybı ve seçmen hareketliliğinin etkisi
4AfD’nin siyasi başarısı, aşırı sağın yalnızca yükselişi değil aynı zamanda biçim değiştirmesi üzerinden değerlendirildi. Partinin açık ırkçı sembollerden kısmen kaçınarak popülist ve sistem zıttı bir söylem aracılığıyla geniş ve heterojen bir seçmen tabanına ulaştığı belirtildi. AfD desteği ile işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi klasik ekonomik göstergeler arasında tutarlı ve doğrusal bir ilişki bulunmadığı, belirleyici unsurun bireylerin hissettiği göreceli statü ve kayıp algısı olduğu aktarıldı. Bu kapsamda parti tabanının yalnızca düşük gelirli kesimlerle sınırlı olmadığı, kültürel statü kaybı hisseden orta sınıf ve kırsal seçmenler arasında da AfD’nin güçlü karşılık bulduğu kaydedildi.dayananlar: özün 2. maddesi↩ Geldiğin yere dön
5Rusya-Ukrayna Savaşı’nın yol açtığı enerji ve güvenlik sorunları ile dezenformasyon, yapay zeka ve otomasyona ilişkin gelişmelerin mevcut kırılganlıkları derinleştirdiği belirtildi. AfD tabanındaki seçmen hareketliliğinin ise partinin yükselişinin sabit bir ideolojik tabandan çok sisteme karşı bir mobilizasyona dayandığına işaret ettiği ifade edildi.
6Aşırı sağın yükselişinin etkileri Almanya sınırlarını aşıyor
7Analizde, Almanya’da aşırı sağın güçlenmesinin etkilerinin ülke sınırlarının ötesine taşındığına dikkat çekildi. Avrupa Birliği açısından temel etkinin Almanya’nın AB’den ayrılması gibi tek ve radikal bir senaryodan ziyade Avrupa bütünleşmesinin siyasal mantığının içeriden dönüşmesi ve "Birlik" fikrinin sarsılması olacağı değerlendirildi. Ana akım partilerin göç ve egemenlik gibi kritik konulardaki söylemlerini sertleştirmesi de bu dönüşüm kapsamında ele alındı.
8Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı ile egemenlikçi ve ulusüstü muhalifi siyaset arasındaki yapısal gerilime de dikkat çekildi. Savunma ve teknoloji alanlarında daha bütünleşik bir Avrupa ihtiyacının bütünleşmeye direnen siyasi güçlerin yükseldiği bir dönemde ortaya çıktığı belirtildi.
9Türkiye’ye bakışta stratejik ortaklık öne çıkıyor
10AfD’nin Türkiye’ye yaklaşımındaki ikili yapı da analizde ele alınan başlıklardan biri oldu. Partinin genel söyleminde Türkiye’nin kültürel olarak Avrupa’ya ait olmadığı belirtilirken, aynı zamanda Türkiye’nin "önemli bir stratejik ve ekonomik ortak" olarak tanımlandığına dikkat çekildi. Böylece Türkiye’nin kültürel ve normatif anlamda Avrupa’dan ayrıştırılmasına karşın jeopolitik ve ekonomik açıdan stratejik önemi artan bir aktör konumunda olduğu belirtildi. Avrupalı aktörler nezdinde üyelik ve normatif bütünleşme perspektifinin gerilemesinin, Türkiye ile ilişkilerde ticaret, göç, güvenlik, enerji ve bölgesel krizlerin yönetimi gibi daha sınırlı alanlara dayanan seçici bir ortaklık modelini güçlendirebileceği değerlendirildi. Bu dönüşümün, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiyi "Türkiye ne ölçüde Avrupa’nın bir parçasıdır?" sorusundan uzaklaştırarak "Türkiye ile hangi alanlarda ve hangi şartlarda iş birliği yapılmalıdır?" sorusu etrafında yeniden şekillendirebileceği ifade edildi.dayananlar: özün 3. maddesi↩ Geldiğin yere dön
11Türk ve Müslüman topluluklar açısından aidiyet tartışması
12Almanya’da yaşayan Türk ve Müslüman topluluklar açısından temel riskin, hukuki vatandaşlık ile kültürel aidiyet arasına mesafe koyan söylemin normalleşmesi olduğu belirtildi. Tartışmanın giderek "Kimler Alman vatandaşıdır?" sorusundan "Kimler gerçekten Almanya’ya aittir?" sorusuna kaydığına dikkat çekildi. Çifte vatandaşlık, aile birleşimi ve yabancı ülkelerle sürdürülen bağların güvenlik tartışmalarına dahil edilmesinin özellikle ikinci ve üçüncü kuşak göçmen kökenli vatandaşlar açısından yeni bir tanınma sorunu üretme potansiyeli taşıdığı kaydedildi.dayananlar: özün 4. maddesi↩ Geldiğin yere dön
13Alman demokrasisinin geleceğine ilişkin üç senaryo
14Laleoğlu’nun hazırladığı çalışmada, Alman siyasetinin ve demokrasisinin geleceğine ilişkin üç muhtemel senaryo ortaya konuldu. İlk senaryoda popülist ve aşırı sağ siyasetin kurumsallaşarak olağanlaşması ele alındı. İkinci senaryoda merkez siyasetin aşırı sağ ile rekabet etmek amacıyla merkezden uzaklaşması ve bu yolla aşırı sağın söylemini meşrulaştırma riski üzerinde duruldu. Üçüncü senaryoda ise temsil krizi, bölgesel eşitsizlikler ve kimlik temelli dışlanmışlık hissine yönelik uzun vadeli ve kapsayıcı politikaların geliştirildiği demokratik direnç ve meşruiyet üretiminin dönüşümü değerlendirildi. Bu senaryoların birbirini dışlamadığı ve farklı düzeylerde eş zamanlı olarak ortaya çıkabileceği belirtildi.dayananlar: özün 5. maddesi↩ Geldiğin yere dön
15Alman demokrasisinin geleceğini belirleyecek temel unsurun aşırı sağ aktörlerin oy oranlarından ziyade liberal-demokratik sistemin bu meydan okumaya nasıl yanıt vereceği vurgulandı. Bu nedenle geleceğe ilişkin tartışmanın "Aşırı sağ iktidara gelir mi?" sorusundan çok "Aşırı sağın söylemi ve siyasal mantığı ne ölçüde normalleşir?" sorusu etrafında şekillenmesi gerektiği ifade edildi.
16"Aşırı sağ Almanya’da ‘sebep’ değil ‘sonuç’tur"
17Analizin sonuç bölümünde Almanya’da aşırı sağın yükselişinin geçici bir siyasal dalgalanma veya belirli kriz anlarına verilen tepkiler bütünü olarak okunmaması gerektiği vurgulandı. Bu yükseliş, liberal-demokratik düzenin uzun süredir biriken yapısal sorunlarının görünür hale gelmesinin sonucu olarak değerlendirildi. Meselenin yalnızca belirli bir partinin veya aktörün başarısıyla açıklanamayacağı, sorunun liberal demokratik siyasal sisteminin temsil üretme, toplumsal meşruiyet sağlama ve ortak bir demokratik anlatı kurma kapasitesiyle ilgili olduğu belirtildi. Bu çerçevede çalışmanın temel yaklaşımı "aşırı sağ, Almanya’da ‘sebep’ değil ‘sonuç’tur" ifadesiyle ortaya konuldu.dayananlar: özün 1. maddesi↩ Geldiğin yere dön
18Aşırı sağla mücadelenin yalnızca güvenlikçi ve hukuki önlemlerle yürütülmesinin yetersiz kalacağına da dikkat çekildi. Şiddet içeren aşırı sağ örgütlenmelere karşı istihbari ve cezai mekanizmaların işletilmesinin zorunlu olduğu belirtilirken aşırı sağın esas gücünü siyasal söylem, temsil boşluğu ve kültürel meşruiyet krizinden aldığı aktarıldı. Bu nedenle aşırı sağla mücadelenin demokratik siyasetin kapsayıcı biçimde yeniden inşasını da içermesi gerektiği ifade edildi.
19Analizin sonunda Almanya’nın önündeki temel tercih, liberal-demokratik düzenin kendi iç çelişkileriyle yüzleşerek kendini yeniden üretmesi veya postliberal paradigmanın, aşırı sağ iktidara gelsin veya gelmesin, siyasal düzeni dönüştürmesi olarak ortaya konuldu.
Ajans damgası25 Eylül 10:07YayınMetinPeykhane derlemesi